5 Aralık 2012 Çarşamba

ZAMAN DURUNCA




Durdum.. Zaman da durdu sanki... İçimdeki saat işlemiyor... Varım nefes alıyorum ama kalabalığın içinde bir ruh gibiyim... Hiçbir şeyin parçası olamıyorum... Kopuk herşey... Anlamsız...

Duyularımdan hangisini kullanıyorum?... Baktığım ama görmediğim, kokusunu aldığım ama zihnimde kapılar açmayan, dokunduğum ama bir taş gibi hissettiğim anlar o kadar çok ki... Kaybettiğim izleri, kokuları, renkleri bulmak için hangi duyuma sığınmalıyım?.. Tek bir kokuyla binlerce çağrışımın kapısı açılırken şimdi binlerce koku tek bir çağrışım uyandırmıyor zihnimde... Dinliyorum insanları bütün çabamla ama duymuyorum... Kaderin sessizleştiği anlar vardır hayatta... Sanki herşey bu kadarmış, senden yana insanların ve Allah'ın umudu kalmamış gibi... Senin kendinle ilgili beklentilerin de yok olmuştur... Beton bir bloğa gömülmüş gibisindir.. Herşeyi farkedersin ama hiçbir şey yapamazsın...Yolculuğun sonunu görürsün ama yolu değiştiremezsin...

Rüyalarım hızla benden uzaklaşıyorlar... Yeni rüyalar da görmüyorum ne zamandır... Herşeyi yapma özgürlüğüm var ama içinde olduğum trenden inemiyorum... Bazen hızla gidiyor her şey ve bazen de duruveriyor herşey....

Zaman durunca düşünebiliyorsun da; şimdi olduğu gibi....

Bitmemiş öyküler, hallerimiz tek bir albüme sığar mı?


4 Ekim 2012 Perşembe

EYLÜLDEN SONRA



EYLÜLDEN SONRA

" eylül toparlandı gitti işte
  ekim filan da gider bu gidişle
  tarihe gömülen koca koca atlar
  tarihe gömülür o kadar
                                      Turgut Uyar


Ömrümüzden bir Eylül daha geride kaldı…



Sen nisansın daha, ben sarı eylül 


Sen goncasın açan, ben kuruyan gül 


Sen alev alevsin, ben savrulan kül

Saçıma ak düştü, yüzüme yıllar 


Bahar sende kalsın, bende acılar


Gidenler dönmezler, beni bekleme 


Kalmasın hatıram, resimleri isteme 


Elveda diyorsun, sakın gel deme


Saçıma ak düştü, yüzüme yıllar 

Bahar sende kalsın, bende acılar

Güfte: Yaşar Bedük
Beste: Bekir Mutlu
Makam: Aşkefza

Sevmek zamanı…

Halil Meral'i hayatından uzak tutmaya çalışır, onun resmiyle yetinmeyi bilir çünkü... Meral bu duruma itiraz eder, o bunu anlamaz aşkta ve yaşamda yetinmek nedir bilmez... Bu yaman çelişki onları ölüme kadar taşır; Başar'ın kurşunları aslında toplumsal sınıfın reddedilişinedir... Sahip olmaya alışmış bir ruh haline Halil'in şahsında itiraz eder yönetmen... Öncelikle bir direniştir aşka rağmen bir direniş; sevmek zamanı... Ama yaşam onu kendine çekmeyi başarır Meral kılığında... Meral'in resmi yetmez bir andan sonra... Ölümün/cezanın resimden vazgeçildiği anda gelmesi de alt sınıftakilerin üst sınıfa ait tasavvurdan vazgeçip gerçeğin peşinden gittiğinde yaşadığı yok oluşun bir simgesidir. Sevmek zamanını sınıfsal bir film gibi değerlendirmek filmin derinlikli, duyarlı bakış açısına haksızlık olacaktır. İçinde barındırdığı derin sembolizm, ışık/gölge oyunları, siyah beyaz pelikülün verdiği melal duygusu, resim tadındaki kadrajlarıyla sevmek zamanı şimdi çok uzak olduğumuz bir duyarlılığın da filmi... Türk sanat müziğinin tınıları gibi filmde uzak bir çağın seslerini hissedişlerini yansıtıyor... Bir tereddüdün romanının yazıldığı günleri bugünün kararlı, herşey hakkında konuşan (bilen/yorumlayan) insanlarına anlatmak güç bir iş... Aşkı bir resme sığdıran yüreği günümüz koşullarında kavramak elde etmediğini yok sayan bir dünyada duyumsamak oldukça zorlu bir gönül yolculuğu gerektiriyor. Metin Erksan'ın bize gösterdiği o İstanbul kadar uzak , o insanlar, o anlayış...



Sonra kaç Eylül daha geçer sevmek zamanının üstünden kimbilir… Aşkı örtecekse eğer bir şeyler bu en çok hazan yapraklarına yaraşır…





Bir Eylül getirdi sevgini bana

İçime bir ateş düştü ki, sorma

Yıllardır açmayan gönül çiçeğim

O sefer bir açış açtı ki, sorma

Yaklaşınca her yıl halâ titrerim

Sevmek zamanına Eylüldür derim.


O hazan gözlerin hüzün yerine 

öyle bir sevinci seçti ki, sorma

Susayan yüreğim su yerine

Bir kadeh sevgiyi içti ki, sorma

Yaklaşınca her yıl halâ titrerim

sevmek zamanına Eylüldür derim.

Güfte: Hüsamettin Olgun
Beste: Avni Anıl
Makam: Nihavend



6 Eylül 2012 Perşembe


Kumrular... 

Kim demiş kumrular ürkek diye; simitçi sepetinde 2 kumru...




27 Mayıs 2012 Pazar

BENİM ÇİZGİ ROMANLARIM

Bizim kuşak için çizgi roman saklanarak okunması gereken bir kötü alışkanlık olarak görülürdü. Ciddi ders kitapları dururken saçma sapan bir şeydi çizgi roman okuyor olmak... Zamanla herşey değişti elbette... Ama çoğu zaman yaşını başını almış birinin çizgi roman okuması gene de bıyık altı tebessümlere konu olmaya devam etti. Bizde bir türlü oluşamayan çizgi roman kültürü üstüne bir yazı değil bu elbette.. Bu daha çok meraklılarıyla sevdiklerimi paylaşma yazısı... Onlarca çizgi roman var elbette ama ben içlerinden en sevdiklerim bir listede sıralamak istedim. her liste gibi kişisel ve daha sonra fikrimi ve sıralamamı değiştirme hakkını da koruduğumu belirtmek isterim...

Bu arada bu listede hiç fumetti yok diyenler olabilir. Okumayı sevmişimdir İtalyan çizgi romanlarını ki bizim ülkede yoğunluk Bonelli'nin eserlerinedir ama bu listeye girecek kadar sevdiğim bir fumetti yok maalesef. Zagor, Çelik Blek, Tommiks, Teksas vd...

Beni her daim heyecanlandıran çizgi romanlar hemen aşağıda... 


20) PUNISHER



Listenin sert erkeği... Anti kahraman demek yanlış olmaz... Marvel'de devam eden seride İç savaş sırasında Captain America'yı bile kızdırmayı başarmıştır. Bir katildir. Ben Marvel serisini deği Max serisini daha çok seviyorum..


19) STAR WARS: CLONE WARS




“Bölüm 2: Klonların Saldırısı” ile “Bölüm 3: Sith’in İntikamı” filmleri arasında geçen hikayeleri anlatan toplam 9 ciltten müteşekkil "Klon Savaşları" hem epik bir öykünün bilinmeyen yanları ile tanıştırırken aynı zamanda Anakin'in Darth Vader'a dönüşeceği günlerin işaretlerini de her seferinde bir kez daha farketmemizi sağlıyor. Ülkemizde JBC yayıncılık tarafından yayınlanan dizinin 7 kitabı muhteşem bir baskıyla elimize ulaştı. 8 ve 9 heyecanla beklenmekte... Ayrıca bu dönemi anlatan çizgi dizide 4. sezon bölümleriyle ekranlara geliyor... Kağıdın kokusundan vazgeçemeyenlere ben kitapları tavsiye ederim...


18) DELİ BALTA  





Bu kadar ünlü ismin arasında ne arıyor Deli Balta diyenler olabilir ama Gürbüz Azak'ın yazıp çizdiği karakterin TGRT dizisi olarak yayınlanan Cüneyt Arkın filminden apartma yapımla hiçbir ilişkisi yoktur. Çizimlerinin farklılığı karakterinin orjinalliği ile örütüşünce çok başarılı bir yerli çizgi roman karakteri ortaya çıkmıştır. Türkiye gazetesi ve Türkiye Çocuk da yayınlanmış olması daha çok milliyetçi - muhafazakar kesimce tanınmasını sağlasada Deli Balta bir çizgi roman olarak sevenlerince atlanılmaması gereken bir eserdir. Ayrıca bir dönem audio kasetleri de yayınlanmıştı. Bulursanız mutlaka okuyun...


17) CORTO MALTESE



Hugo Pratt'ın muhteşem denizcisi... Sanırım çizgi roman dünyasının en çok ünlü tanıdığı olan en entellektüel kaharamanıdır. Ayrıca çizimleri ile de başka bir tad bırakır okurda... Başka tadlar arayan okurlara şiddetle tavsiye olunur... Ntv Yayınları keşke büyük boy yayınlasaydı... O yüzden Dost kitabevi baskısını bulmanız Corto'dan aldığınız keyfi artıracaktır.


16) FATİH'İN FEDAİSİ: KARA MURAT 



Babam her çarşamba gazete bayisinden alırdı Kara Murat'ı... Uzun bir süre boyunca düzenli olarak yayınlanmayı başarmıştır. Rahmi Turan'ın yazdığı Abdullah Turhan'ın çizdiği Kara Murat daha çok yazı daha az çizgi ağırlıklıdır. Bendeki sayılarını yıllarca sakladıktan sonra annemin bir boşlukta evden uzaklaştırdığı Kara Murat benim için tarihe uzanan bir pencere açmıştır her hafta... Sahaflarda bulursanız kaçırmayın... Bu arada yeri gelmişken Turkuvaz'ın Tarkan'ı yeniden yayınlaması gibi Deli Balta, Hızır Bey, Kara Murat, Karaoğlan gibi Türk işi çizgi romanların da yeni baskılarını birileri üstlenmeli...


15) SIN CITY 





Frank Miller'ın başarılı eseri... Ayrıca çizgi romanın kalitesine yaklaşan bir de film versiyonu var... Eğer kentin yarattığı karanlıktan ve bu karanlığın sonuçlarından doğan suç sizi ilgilendiriyorsa Sin City tam size göre... Frank Miller son dönemin Alan Moore ile birlikte en önemli isimlerinden... Miller Elektra'dan Punisher'e, Wolverine'den Preacher'a, Ronin'den Batman'e çizgi roman dünyasını yazdıklarıyla derinden sarstı. Sin City bu sarsıntının en şiddetlisi...


14) HULK 



Kızınca yeşil olan kahramanın hikayesi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın çizgi roman versiyonu gibi görünse de Dr. Banner'ın Hulk olma öyküsü çoktan bu klasik hikayenin ötesine geçmeyi başardı. Benim için ağırlıklı olarak çizgi dizileri ile hafızamda yer alsa da ülkemizde de yayınlanan Planet Hulk benzeri maceralarıyla yeşil dev sevimli canavar kontenjanını hak ediyor bu listenin...


13) X-MEN




Marvel'in yaratıklar sergisi... Mutantların dünyası benzersiz bir yer... Dc buna benzer bir dünya oluşturmayı başaramadı... Bu sergide yolunuzu kaybetmeniz çok olası... Wolverine gibi kendi öyküsüne insanları odaklamayı başaran karakterleriyle X-Men vazgeçilmez bir evren çizgi roman severler için...


12) TENTEN 



Avrupalı bir başka kahraman... Spielberg'i bile baştan çıkarabilecek kadar evrensel biri o... Köpeği Fındık (Milu) ve kaptan ile ikiz dedektifleriyle ve olağanüstü "maceralarıyla Herge'nin yaşlanmayan kahramanı Tenten her yaştan hayranlığa layık... Geçenlerde 24 kitaptan oluşan maceralarını aldığımı da söylemek isterim. 


11) KARAOĞLAN 



Orta Asyadan gelen Türk çizgi romanının en önemli figürü bu bıyığı terlememiş delikanlıdır... Suat Yalaz'ın unutulmaz eserinin bugünün gençler için renkli kuşe kağıda çeşit çeşit baskılarının yapılıyor olması gerekir. Baybora, Çalık vs. kahramanları ile başka bir rüyadır Karaoğlan'nın dünyası... Mahalleden Özdal abinin verdiği ciltlenmiş ve kuşa kağıda renkli baskı Karaoğlan cildi tüm çocukluğumun en önemli hediyesidir belki de... Babamın aldığı ansiklopedi takımları ile birlikte elbette... Hepsi kayıp hazinelerim...


10) RED KİT



Şimdilerde gölgesinden hızlı silah çeken silahşörün YKY tarafından yayınlanan serisini tamamalamakla meşgulüm.. Daltonlar, çizgi dizileri, filmleri ve elbette Milliyet'in hafta sonları verdiği kitaplarıyla Red Kit en yerli kahramanlarından ülkemizin...


9) HELLBLAZER (CONSTANTINE)



Korku ve fantastik benim sevdiğim türler bir de buna cool bir adam eklenince ortaya başarılı bir çizgi roman çıkıyor. Sandman'e benzeyen yanlarıyla da onun gelişini müjdeleyen HellBlazer okunası bir çalışma olarak çizgi roman listesinde yerini alıyor.


8) ASTERİKS



Koca Roma'ya direnen küçük Galya köyü... Goscinny ve Uderzo bir klasiğe imza attıklarının farkında değillerdi elbette... Hopdediks, İdefiks vd. karakterleriyle her zamanokunması gerekenler listesinde olacak. Bugüne kadar 35 albümü yayınlanan Asteriks'in film ve çizgi filmleri de var.


7) BATMAN



Süper gücü olmayan ama süper yetenekli ve zengin adamın kahramanlık öyküsü... Batman kötü adamlarıyla (bakınız Joker) bile okunmayı hakeden bir çizgi roman.. Gotham City diye bir şehrin olmadığına bunca Batman okuduktan sonra kim inanır?


6) CONAN



Onun olduğu yerde kötülük kaybetmeye mahkumdur... Kimmeryalı kılıç seven tüm çizgi roman severlerin favorisi olmaya devam ediyor...


5) SPIDERMAN 



Kendisiyle konuşan kahraman... Anti kahraman olmaya en yakın ana akım çizgi roman kahramanı... O ironinin diğer adı... Gerisi örümcek ısırığı...


4) SANDMAN 



Amerikanın son döneminin en yaratıcı isimlerinden Neil Gaiman bir çizgi romana el atarsa adı Sandman olur... Rüya, Ölüm vd... Okumayana anlatılamaz...


3) HELLBOY 



Başka bir çizim, başka bir öykü biçimi ve bambaşka bir kahraman... Bir bakıma cehennem ile bağı Spawn'ı ve Hellblazer'ı çağrıştırsa da Hellboy sizi başka bir öyküye götürüyor.... 


2) SUPERMAN 



Belki en klasik kahraman... Çocukluğumda Bilka'nın basımları elime geçtiğinde yaşadığım coşkuyu adını yazarken de hala duyuyorum... O en sıradan en bilindik ama en mükemmel çizgi roman kahramanı.. Birbiriyle çelişen bunca özellik bir arada ancak Superman'de bulunabilir zaten... Çizgi roman tarihinde beni en çok heyecanlandıran isim hala Superman.. Kendisi bir macerasında komünist de olmuştur.


1) SPAWN 



Anti kahraman kavramının içini dolduran çizgi roman budur. McFarlane bildik bir öyküden bilinmezliklerle dolu bir dünya ortaya çıkarmayı başardı. O yüzden Spawn zirveyi fazlasıyla hakediyor...


SIRALAMA ÜSTÜ: ALAN MOORE




Frank Miller ile birlikte çizgi romana yepyeni bir rota çizdiler. Alan Moore çizgi romanın ilk dönemlerinden sonra yeniden doğmasını sağlayan jenerasyonun en önemlisi diye rahatlıkla nitelenebilir. Watchmen, V for Vendetta yeterince açıklayacaktır bu seçimi...







9 Mayıs 2012 Çarşamba

AŞKIN ENLEMİ VE BOYLAMI



"Karşıma ilk çıktığınızda, mutsuzluğu yüreğinden kaynaklanan bütün insanlardaki o çekicilik vardı üstünüzde. Ben acı çekenleri peşinen severim, böylece melankoliniz benim için büyülü bir güzellik, mutsuzluklarınız benim için bir çekicilik haline geldi; ve bütün düşüncelerim, ruhunuzun hoşluklarını gösterdiğiniz andan başlayarak bendeki sizinle ilgili tatlı anılara bağlanıverdi elimde olmadan." 'Balzac'tan Madam de Berny'e'


Kaç enlem kaç boylamda geçer yaşamımız? Üstünden geçme şansımız olan kaç tanedir? Doğduğumuz sokaktan, mahalleden, şehirden, ülkeden, kıtadan ne kadar uzakta ölürüz? Her enlem  her boylam bizim zihnimizden doğar... Yolumuzu kaybetmemek için uydurduğumuz nice çizgi var, ne kadar dönence? Bu bizim eksikliğimiz hareket ettiğimizi ancak bir şeyler durduğunda anlamak...

Yaşam kocaman bir tekrar... Her sabah yeniden sever, yeniden üzülür, yeniden nefes alırız... Monotonluktan sıkılırız evet ama bizi yaşama bağlayan herşey tekrar eder; dünya döner, güneş doğar, kalbin atar, nefes alır ve verirsin tekrar ve tekrar... O yüzden aradığımız herşey bir tekrardır, düzendir içten içe tersini arzuladığımıza inandırsakta kendimizi... Bir uydu olmak halidir bizi mutlu eden... Yeter ki etrafında dönebilecek bir gezegen, şanslıysak bir güneş bulabilelim... Kimbilir o yüzden çoğumuz güneşi kendi için sadece doğmuş sayar... Güneş nasıl yetiyorsa hepimize, yetmeliyiz birbirimize... Cengiz'in peşinden giden Moğolllar, Hitler'i takip eden Almanlar nasıl bir yanılsamanın içindeydi? Bu duygu her durumda bizi bulur.. Siyasi, sosyal veya duygusal... Koyunlara acırız biri atlayınca uçurumdan hepsi atlıyorlar diye; kendimizi farketmeden...

Bir kelime okuruz; işte ben deriz, bu kelime benim için yazılmış deriz... Bir mısraya denk düşeriz, hayatınızın özeti gibi durur... Biriyle bir an göz göze gelirsiniz tüm kainat o gözlere saklanmış gibi gelir... Halbuki bilmemezlikten gelmek isteriz, tersine inanmak isteriz, ama tüm hücrelerimize kadar biliriz ki: o kelimeyi binlerce göz görmüştür, o mısrayı yüzlerce insan diline dolamıştır, milyonlarcamız göz göze gelmiştir... Tek ve biricik olmayı dileriz... Yaşam bizle başlasın bizle sona ersin, işlerimiz biz olmazsak olmasın, sevdiklerimiz yokluğumuzda nefes alamasın isteriz.. Bencilliğimizi yazmak bile itici...

Halley kuyruklu yıldızı 76 yılda bir  gelecek, biz altında bir izdivaç gerçekleştirsekte gerçekleştirmesekte... Bekleyeceğiz arayacağız kendimize dair izler doğada, insanlarda... 5 milyar yıl sonra güneş büyüyecek dünya olmayacak... Ama biz izlerimizi duvarlara, ağaçlara, kağıtlara bırakmaya devam edeceğiz... Deniz kenarındaki kayalarda, sevdiğinin ismini görünce başkalarının da sevebildiğini ve sevilebildiğini hatırlayacaksın.. Senden de sevdiğinden de bir tane yok... Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Romeo ile Juliet vs. vs. öyküler, masallar hep olacak... Hiçkimse bizim kadar sevmedi sanacağız... Tıpkı bütün evrenin dünyanın etrafında döndüğünü sandığımız ve inandığımız çağlar gibi...

İnsanın yalnızlığı da bencilliği de kaçınılmayacak durumlar, hisler... Bizi bunların ötesine taşıyan özümüzle başka yıldızlara  da bakıyoruz, başka dünyaların da mümkün olduğuna inanıyoruz... Fedakarlıklar yapabiliyoruz... Kendimizden bile çok bir başkasını sevmeyi becerebilenlerimiz oluyor...

Kendimizi ve bir benzerimizi arıyoruz işte...Her cümlede, her yazıda aradığımız karşımızda yarattığımız etkimiz midir? Bu yazının en başında ıstıraba aşık bir yazarın cümleleri var... O yüzden kadınlar değişsede acının peşinden gitmeye devam etti Balzac...Çünkü aşık olduğu, kadın değil onda uyandırdığı iyileştirme duygusuydu... İyileştirebilme duygusuna aşıktı. Elbette kadın da iyileştiğini düşündü. Ta ki Balzac bırakıp gidene kadar... Ve geride iyileştiğini sanan bir enkaz bıraktı... Teselli imkanı kalmayan kadınlar... Erkekten daha güçlüdür kadın da bu duygu: teselli olma ve bulma... Erkek doğada çoğu zaman çoğalmaya yarar işi bitince dişisi tarafından yenir veya ölür. Kadınlar çünkü doğurgandırlar o yüzden yeniden ve yeniden hayatı üretirler... Balzac bu duygularını da alır onlardan... Acıma, dibe vurma ve yeniden doğma gücünü ellerinden alır. Geriye bir posa bırakır. Ruhlarını emer... Bazı erkekler ve kadınlar Harry Potter'ın ruh emicilerine benzer o yüzden... Önce üşürsünüz sonra içinizin soğuduğunu düşünürsünüz...



Lale Müldür'ün bir şiirinde anlattığı beklenen hazan yüzlü adam ve/veya kadınlar bizim rüyalarımızdır aslında... Hiçbir duygu sonsuza dek sürmez... Kalp biteviye aynı atmaz biyolojik olarak... İnsan eksik bir varlıktır. Sadece ışığın bir bölümünü gören, sesin belli desibellerini duyabilen...

İnsanı büyük kılan da bu; bunca eksikten bir tümlük bir bütünlük bulabilmesi... Puzzleda eksik olan parçaları bulup tamamlayabilmesi... Bunca sürtünmeye, bunca engele rağmen insan yolu ve yolculuğunu bırakmıyorsa içindeki güçtendir bu... Burada devreye giren ışığın daha fazlasını sesin daha düşük ve yüksek desibellerini duymasını sağlayan kalbe selam olsun...

Her kelamda kendini bulan okur; bütün masallar, öyküler zaten seni anlatır: insanı... Tıpkı benim yazdıklarım gibi... Ne zaman ne mekan, ne enlem ne boylam değiştirmez gerçekliğimizi... Aynı yerde severiz aynı dönencede yaşar aynı kelimelere aynı anlamları yükleriz... Ama kime ve niye yazdığını yazan bilir, ama yazı sahipsizdir kalemden çıkınca; okur istediğini anlar... Ne zaman yazdığının, ne zaman okuduğunun, hangi koşullar içinde olduğunun, geçmişe mi geleceğe mi dönük olduğunun ne önemi var kelimelerin...

Aşk için; onu anlatmak için; bir kalp çizip içinden bir ok geçirip bir tarafına kendi adının baş harfini diğer tarafına onun adının baş harfini yazmak yeterlidir... Gerisi boş lakırdı, laf-ı güzaf işte...

Aşk kaç enlem kaç boylamda yaşanır bilmiyorum ama dünyanın merkezi de kainatın merkezi de kalbinin attığı yer bunu biliyorum...




6 Mayıs 2012 Pazar

SEZONUN EN İYİ DİZİLERİ

Bu sezon izlediğim bazıları ara vermiş dizilerden kendi kişisel seçkimi yapmak istedim. Diziler bilimkurgu-fantastik diye nitelenebilecek formattalar... Lafı fazla uzatmadan işte listem ki bunları bu sezon düzenli izledim-izliyorum..

7) FRINGE






Bu sezon verdiği uzun aralarla giderek boyut değiştiren konusuyla eski havasını bir türlü yakalayamadı. Yoksa Geleceğe Dönüş'ten fırlamış profesörü ve paranormal vakalarıyla bilim kurgu sevenleri yakalamayı başarmış bir dizidir Fringe...  Ayrıca dizinin geleceğindeki belirsizliklerde dizinin tadını kaçıran önemli unsurlardan biri oldu. Aslında hakettiği 1. lik kürsüsünü 4. sezonda yaşananlar nedeniyle kaybetti. Öyle ki ben uzun aralarla boğuşmamak için 4. sezonu 7. bölümde bıraktım. İzlemek için sezonun tamamlanmasını bekliyorum. Dört başı mamur bir bilimkurgu izlemek isteyenlere ısrarla tavsiye olunur.

6) TERRA NOVA  








Bilimkurgu sevenler için bambaşka bir dünyanın kapılarını açan Terra Nova başlangıçta yavaş ilerleyen  konusuyla ve mücadeleyi insan-doğa mücadelesinden çok insan-insan özeline daha çok ayırmasıyla beklentileri tam olarak karşılayamadı. Doğal olarak izleyici daha çok dinozor görmeyi umdu. Ama başarılı oyunculuklarıyla ve yavaşta olsa ilerleyen düğüm noktalarıyla izleyenlerini ekranda tutmayı başardı. Ama sezon muhteşem bir finalle biterken ardından devam etmeyeceği duyurulunca Terra Nova severleri derin bir hüzün aldı. Devam etmese de son dönemde pek denk gelinmeyen, yarattığı farklı dünya ile izlenilmeyi hakeden bir sezon yaşandı.


5) FALLING SKIES




 


Spielberg tedrisinden geçmiş bir dizi olması ve yaz aylarında yayınlanması ile izlenmek için ön bir avantaj sağlayan dizi sonrasında torpile hiç ihtiyaç duymasa da olurmuş dedirtmeyi başardı. Artık bilim kurgu filmlerinden aşina olduğumuz uzaylı işgalini bir ailenin draması üzerinden anlatan dizi dengeli senaryosuyla ve Terra Nova'nın izleyicisinden esirgediği yaratık göstermeyi her bölümünde ihmal etmemesiyle bir adım öne geçmeyi başardı. Bu arada yaratık görmek aslında dizinin ana sorunundan ne kadar uzaklaşıp uzaklaşmadığının bir göstergesi, bu nedenle önemli.... Bakalım yeni sezonda neler olacak diye beklemeye devam ettiğimiz dizilerden olamyı başardı Falling Skies...

4) SPARTACUS: VENGEANCE 




Spartacus'un bu sezonuna Andy Whitfield'in ölümü damgasını vurdu elbette... Oyuncu değişikliği ister istemez bir yabancılık duygusu yarattı izleyenlerde... Andy'nin yarattığı aura ile baş etmek zordu ve bu dizinin son bölümüne dek rahatsızlık yaratmaya devam etti. O yüzden yan roller daha fazla öne çıktı ayrıca Spartacus'un aldığı sahne sayısı azaldı. Diziyi boş dramatik yapısına, üfürükten konusuna ve Spartacus'un tarihi gerçekliğinden uzak senaryosuna rağmen izleten görsel ve estetik bakış açısı bu dezavantajları avantaja çevirmeyi başardı. 300 ile başlayan şiddetin estetize edilmiş haline burada erotizmin de eklenmesiyle izleyici dramatik yanın eksikliğine, kahramanın ölümüne rağmen, sesini pek çıkarmadı. Hangi dizide kafası kesilen kızın boğazından kanı fışkırırken , bunu ağırlaştırılmış görüntüler eşliğinde görme şansınız var. Erkek ve kadın bedeninin sansürsüz gösterilmesi de ayrıca bir başka nokta... Estetize şiddeti ve erotizmi ile Spartacus izlenmeye devam edecektir.

3) STAR WARS: CLONE WARS


Star Wars evreni  her zaman keşke hiç bitmese duygusu uyandırmayı başarmıştır. Bu nedenle Clone Wars animasyon olmasına rağmen o evreni ekrana taşıyarak önemli bir işlev görüyor. Kitaplarla, çizgi romanlarla ve filmlerle kocaman bir evren var önümüzde o yüzden hayranları için her daim önemli ve anlamlı olacaktır Star Wars... Eğer bu evreni seviyorsanız animasyonun yetersizlikleri de rahatsız etmeyecektir sizi. Kendinizi her seferinde yeniden 25 dakikalığına da olsa bu evrende bulmak paha biçilemez.. Son dönemlerde bir tv dizisi projesi söylentileri de var eğer o maliyetler karşılanabilirse yine yeni yeniden Star Wars denecektir hayranlarınca...



Ayrıca meraklısına küçük bir not JBC yayıncılık (http://www.facebook.com/JBCYayincilik) Clone Wars'ın çizgi romanlarını oldukça kaliteli bir biçimde yayınlamaya devam ediyor.

2) ONCE UPON A TIME


Masallar aslında insanlığın gayri resmi tarihçesidir. Her masal tüm coğrafyalara tüm zamanlara ve tüm insanlara uygulanabilir. Masallar kadar evrensel ve tanınmış bir tek Coca Cola var modern zamanların dünyasında... İşte bu fikirden yola çıkan dizinin yapımcıları tüm tanıdık masal kahramanlarını günümüze taşıyorlar ve geçmişteki hikayelerini de atlamadan yapıyorlar bunu... İnanılmaz bir senaryo ve başarılı oyunculuklarla müthiş bir fikir ekrana taşınıyor. Her bölümde yeni bir masal bizi bekliyor ve her masal ana masala bağlanıyor. Seyrettikçe aslında tüm anlatılan öykülerin ve yapılan filmlerin hep aynı hikayeleri anlattığını göreceksiniz... Dünyayı ve en önemlisi kendinizi anlamak istiyorsanız bu dizi tam size göre... Bir zamanlar... dendiğinde kim heyecanlanmaz ki... İlk sırada olamamasının tek nedeni filmografik olarak çok başarılı olamamasını ve heyecanı taşımakta zorlanılmasını söyleyebilirim.

1) THE WALKING DEAD 


Gene bir çizgi roman uyarlaması. Son dönemde hem sinema hem dizi sektörü çizgi romanlar olmadan ne yapardı bilmiyorum. Hikaye bildik zombiler... Ama ünlü yönetmen Frank Darabont'un elinde ve sağlam bir senaryoyla neredeyse her bölümü sinema filmi tadında bir dizi ile karşı karşıyayız. Lafı fazla dolandırmadan 2 muhteşem sezonu izlemeyenlere tavsiye ediyorum.



Ayrıca merak edenler için çizgi romanı ülkemizde Marmara Çizgi tarafından (http://www.facebook.com/marmaracizgi)  yayınlıyor.

3 Mayıs 2012 Perşembe

DOCTOR PARNASSUS







"En mutlu olanlar, anlatacak öyküleri olmayanlardır." Anthony TROLLOPE

Yönetmen Terry Gilliam; mutsuz ve anlatacak birçok öyküsü olanlardan... Fisher King, Brazil, 12 Maymun, Tideland gibi filmlerle, kendi hayran kitlesini yaratan yönetmen, farklı hikayeler anlatmayı seviyor. O Hollywood'un masalcısı... O yüzden de herkes masallarını seviyor ama ona masal anlatma şansını pek tanımıyor. Öyle ki "The Man Who Killed Don Quixote" adlı filminin nasıl yapılamadığına dair " Lost in La Mancha" diye bir belgesel çekip mutsuzluğundan bir öykü daha çıkarmayı bildi. Evet, Terry Gilliam öykü anlatmayı seviyor ve bu sefer karşımıza Dr. Parnassus'un öyküsüyle çıkıyor.

Tüm eleştirmenlerin yazdıklarından ve yönetmenin kendi röportajlarından çıkan sonuca göre Dr. Parnassus Terry Gilliam'a çok benziyor. O yüzden Dr. Parnassus'un hayalhanesine uzanmadan yönetmenin hayatına bakmak gerektiğine inanıyorum. Gillliam sinemasının dilini kavradığımızda "The Imaginarium of Doctor Parnassus'u" oluşturan; kamera kullanımından kurguya, dekordan sese, noktalam işaretlerinden form ve biçimlere değin uzanan hikaye anlatma araçlarına yönetmenin gözüyle bakmamızı sağlayacaktır. "The Brothers Grimm" adlı filminde; prensini bulmak isteyen bu yüzden kurbağayı öpmek üzere olan kıza, hayır dur öpme onu; kurbağayı yalamangerekiyor dedirten yönetmen; klasik Holywood öykü anlatma biçimlerinden uzak, farklı bir bakış açısıyla filmlerini üreten bir isim...

Bu durumda; Monthy Python ekibiyle yaptığı kara mizahın, ABD ve Hollywood konusunda muhalif bir tutum takınmasının, rüya ve hayallerle örülü masalsı ve kimi zaman çocuksu bir anlatımı tercih etmesinin önemli rolü olmuştur.  Ayrıca meslek hayatına Mad dergisine çizerlik yaparak başlamasının, sinemasına farklı bir tat kattığı da tartışılmaz... Ve son olarak Gilliam yapımcılarıyla sorunlar yaşayan bir yönetmendir. Set uğursuzlukları da filmlerinde yakasını bırakmaz... Dr. Parnassus'da bunlardan nasibini alır. Filmin başrol oyuncusu ve finansörlerinden olan Heath Ledger ölür. Gilliam post prodüksiyon aşamasında trafik kazası geçirip belini kırar. "Yapımcıyı öldürdüler, başrol oyuncusunu öldürdüler, yönetmeni öldüremediler, hikayeyi anlatmak için hayatta kaldım." diyen , "stüdyosuz yönetmen" Gilliam filminde klasik bir öykü beklemek pek olası değildir. Dr. Parnassus gibi o da modern bir hayatın içinde, eskil bir arabada, kimsenin ilgi göstermediği sadece ayyaşların merak edip baktığı bir harikalar dünyasını taşıyor izleyicilerine... Filmin hikayesi basit; Şeytanla Dr. Parnassus bir anlaşma yapar. Ölümsüzlük karşılığında 16 yaşına geldiğinde kızı Valentina'yı Mr. Nick'e teslim etmesi gerekmektedir. Teslimata 3 gün kala, tiyatro kumpanyasına Tony eklenir. Tony ve Valentina arasında bir aşk doğar. Valentina babasının şeytanla olan anlaşmasını ve Tony'nin bir sahtekar olduğunu duyunca Dr. Parnassus'un şeytan için ruhları ayarttığı Imaginarium'a aynanın içine girer. Tony de onu kurtarmak için peşinden gider. Tony ölür, valentina babasını terkeder. Dr. Parnassus artık kumpanyanın maketlerini satar uzaktan kızına bakar... Ama o büyük ve uzun hayatın sonunda küçülür herşey ve cüce Percy'nin dediği gibi bu maketlerde "mutlu son garanti değildir."

Filmin en ilginç yanlarından biri de ölen Heath Ledger'in Tony rolünü 3 farklı  oyuncunun (Johnny Depp, Jude Law, Colin Farrel) sürdürmesi oldu.

Yönetmene ve filme dair notların ardından The Imaginarium of Parnassus'un sihirli dünyasına giriş yapabiliriz. Film; içindeki karanlık çıkmazı yansıtan ve bir anlamda hikayeyi özetleyen (hissettiren) bir müzikle başlıyor. Filmin title'ları bir yandan akarken seçilen yazı formatı bize kadim, tarihsel yanı olan bir öykünün başladığı duygusu veriyor. Siyahtan açılıyor ekran gene Londra'da tarihsel bir yapı görüyoruz ve önünde modern otomobiller görünüyorken sağdan bir at rabası giriyor kadraja...Öykünün eskiliği bir kez daha vurgulanırken modern zaman ile geçmiş arasındaki zıtlıkda yansıtılıyor. Arabayla beraber kamerada hareket ederken gazetelere sarılmış yoksul insan görüntüleri ekranı kaplıyor ve arabayı gözden kaybediyoruz. Uyuyan adamın kolundaki saate odaklanıyoruz. Daha ilk sahnede zamanın tersine (sağdan sola) ilerleyen bir öyküyle karşı karşıya olduğumuzun bilgisi veriliyor. Saatten kesmeyle eski bir sayfaya geçiyoruz Bu kadim bir öykü; şeytan ile Adem'in, Faust ile Mephisto'nun öyküsü... İlk sahnede öykü özetlenmiş oluyor böylece. Londra, yoksulllar, karanlık ve ilk olarak ayyaşın öyküsü bana Stanley Kubrick'in Otomatik Portakal'ını da çağrıştırdı.

Modern bir Faust uyarlaması sayılabilecek filmin seçimlerimize ve hayata dair söylediği ilk söz aslında filmin tümünde karşımıza çıkacaktır. Ayyaş adam; Dr. Parnassus'un, içinde aynadan çıkışı da barındıran yüksek ve zorlu yoluyla Mr. Nick'in çölde duran kolayca ulaşılabilecek barı arasında kalır ve kolay olanı seçer, ruhunu kaybeder. Mr. Nick hristiyan mitolojisinde şeytana takılan isimlerden biridir.

Hayaller ile gerçeklik, şeytan ile insan arasındaki bu zıtlık tüm dekora, kostüm seçimlerine, müzik tercihlerine, ışık ve kurguya, form ve noktalam işaretlerine dek tüm seçimlere yansır. Ve bu iki dünya arasındaki çizgiyi kalınlaştırmaya yarar biçimde kullanılır bütün film boyunca...

Film tam bir sinema şöleni...Akla gelebilecek tüm teknikler teknolojinin, efektlerin yardımıyla  anlamlı bir bütün sağlayarak filmin içinde yerini alıyor. Anlatımını güçlendirecek herşey filmin konusu olurken, farklı unsurların kullanımını kolaylaştıran bir senaryoya sahip olması da bu zenginliğin ana faktörü oluyor.

Sadece ayna metaforu ile 4 farklı oyuncu aynı filmde aynı kişiyi seyirciyi irkiltmeden ve koparmadan oynayabiliyor. Filmi yönetmenin Hollywood'a bir eleştirisi olarak da okumak mümkün... Bu durumda Mr Nick stüdyo düzenini yansıtırken Dr. Parnassus gibi elinde sahensinin maketi kalan da  - yaşadıklarından dolayı- Terry Gilliam olabilir. Eğretilemeleri artırabiliriz çünkü çoklu okuma sağlayan metin altı çok güçlü bir filmle karşı karşıyayız. Ben gerçek ve masal arasındaki tezat olarak okuyor ve yönetmenin masalın yanında olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim...kaybedeceğini bilerek sanat yapmak...


RENKLİ BİR DÜNYADA

Filmin temel zıtlık alanı olan modern-geleneksel ayrımını yansıtan durumlarda yönetmen farklı kamera açıları ve hareketleri kullanır. Modern dünyada geçen bölümlerde birbirinden farklı, kısa ve yakın planları tercih ederken kimi zaman öznel kamera kullanıyor. At arabasının hareket halinde olduğu durumlarda dışından takip ederek (şaryo, dolly) veya aracın içinden oyuncuları ve çevreyi takip ediyor. Gerçek dünyadayken olabildiğince dar planlar yapıyor yönetmen...Dışarısı daha sıkıştırılmış bir dünya imgesi uyandırıyor. Bu tercihin en önemli nedeni aynanın içi ile dışını ayırmak olarak görülüyor. Böylece izleyici bir anlamda "aynanın" içinde saklı olan güzel dünyaya gitmeyi arzular hale geliyor.

Aynanın içine, sihrin içine,girdiğinizde geniş planlar, daha genel ölçekler sizi bekliyor. Kamerada o sihre kaptırır kendini ve uçmaya başlar, kesintisiz hareketler (crane) yapar, adeta kanatlanmıştır kamera... Dış dünyada yaşanan daralma duygusu gider. Oyuncular daha uzak çekilir. Sizi gerçekliğe bağlayan ip kopmuştur ve bunu kamera tüm özgürlüğü ile size taşır.

Mr. Nick'i  oynayan Tom Waits'in ne kadar etkisi var, bilmiyorum. Ama Terry Gilliam, müzik tercihlerinde de iki dünyayı birbirinden ayırmak için seçimler yapıyor. Araba ve aynanın ön planda olduğu sahnelerde daha kadim ve evrensel tınıları tercih ediyor. Öykünün eskiliği müzikle de vurgulanıyor... Diyaloglar kadar müzik de filmin başrolünde... Sadece müzikle birçok duygu ve durum izleyiciye aktarılıyor... Ayrıca tiyatro, kaçma - kovalamaca sahnelerinde daha tempolu ve eğlenceli tınılar tercih edilmiş...

Ses kullanımında oyuncularını seçerken etkileyici seslere sahip oyuncular seçilmiş. Dr. Parnassus (Christopher Plummer) ve Mr. Nick (Tom Waits) özellikle imaginarium sahenelerinde sadee sesleriyle varlar ve oldukça etkileyiciler... Ayrıca diyaloglarla beraber boşluklarda, sessizlikde başarıyla kullanılmış filmde...
Ses kullanımında başarılı olduğunu filmin sonunda sesler konusunda bir yapaylık veya fazlalık hissi duymamamız da ispatlıyor. Ayrıca filmin soundtrack'i de oldukça ilgi çekici...

Bir kararma ile açılan film sonraki bölümlerde de zaman zaman kararma-açılma kullanıyor. Özellikle öyküde modern yaşama ile Dr. Parnassus'un hayal dünyası arasındaki geçişlerde kararma-açılmaya başvuruluyor. Bir zaman geçişinden çok bir kapı gibi kullanılıyor iki dünya arasında... Duygusal anlarda zincirleme geçişler tercih edilirken, kovalamaca sahnelerinde cut geçişler ile anlatım hızlandırılmış. Duygulara göre noktalama işaretleri tercih edilirken tek bir durumun ve duygunun filmi olmamaış Dr. Parnassus... Film bir üç nokta filmi olmuş en çok da...

Tamamen  dijital bir kurgu söz konusu filmde... Kurgu ile filmin ritmi belirlenilmeye çalışılmış. Ayrıca başrol oyuncusunun ölümü nedeniyle devamlılık açısından oldukça uğraşılmış... Duygu aktarımlarını da tempoyu da doğru planları ve geçişleri tercih ederek başarmış. Esleri de hızı da vermeyi başarmış. Karmaşık bir görsellikten  izlenilir bir film çıkarmış.Doğru planlar seçilmiş. İzleyicinin o anda en çok görmeyi istediği plan bağlanmış. Şaşırtıcı olmayı da başarmış. Hikayenin durduğu bocaladığı yerler de kurgu imdada yetişmiş. Müzik ve ses hem teknik hem de duygusal olarak başarı içinde senkronize edilmiş. Bilgisayar efektleri, sanal bir dünya yaratılması o denli başarılı oluyor ki filmin sonunda siz de arada olmak istiyorsunuz.

Sanat yönetimi ve kostüm dalında 2 oscar adaylığı kazanan film, fantastik bir dünya yaratmak için bilgisayar efektlerinden yararlanıyor. Doğal ortamdan çok bilgisayar dünyasında izlenimi veriyor ama bu filmin ana zıtlığının desteklenmesine deünyaların ayrılığının vurgulanmasını güçlendiriyor. Aynanın içindeki çekişme dekora da yansıyor. Yüksek dağlardan çöllere, bulutlardan, deniz analarına uzanan bir dünya başarıyla oluşturuyor. Duygusal sahneler ise genellikle dış dünyada gerçekleşiyor. Dış dünya ise alabildiğine sıradan... Bu da dekor ile ikilemin yansımasını sağlıyor...

Yatay bir hareketle başlayan film aslında hiçbir forma, şekle ve çizgiye sırtını dayamıyor. Formları eğiyor, büküyor, değiştiriyor, şekiller biçimlerini yitiriyor ve çizgiler gerçek anlamlarını taşımıyor Dr. Parnassus'un dünyasında... Şehir hayatı daha karanlık ve gri tonlarda yansıtılırken, Ayna'nın içinde bir renk cümbüşü yaşanıyor. Tasarım harikası olan filmde Aynanın İçinde (Lewis Carrol'ın Alice Harikalar Diyarında'sının devamı Aynanın İçinde'dir.) Tony bir merdivene tırmanır. Dev fasulye ağacı masalı ile Babil Kulesine göndermeler taşıyor. Ve en önemli sahne işe Dr. Parnassus'un sahnesininbir makete dönüşmesidir. Filmin en başarılı olduğu alanlardan biri olmayı başarıyor dekor...

Adem ile Havva'nın Cenneten kovulmasına yol açan kadim yasak elma hikayesi, Goethe'nin ruhunu şeytana satan Faust öyküsü birleşerek Terry Gilliam'ın imaginariumundan damıtılarak bir hayat eleştirisi ortaya çıkıyor. Tüm Gilliam filmleri gibi izleyici ikiye ayırabilecek bir film bu... Ya seversiniz, ya nefret edersiniz. Ama iki durumda da sinemada dil, biçim ve teknik açısından ve herşeyden önemlisi anlatacak hikayesi olmanın ne demek olduğuna dair bir bilinçle çıkarsınız salondan...

Terry Gillam The End yerine "anlattığım senin hikayen" diye yazabilirmiş...








30 Nisan 2012 Pazartesi

BEYAZ BANT


"Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir."
(Karl Marx / Alman İdeolojisi - Feuerbach s. 24)

Her film sadece bir hikaye anlatmaz, dünyaya dair bir cümle de söyler. "Beyaz Bant" yukarıdaki cümlede, 3 farklı Almanı bir araya getiriyor; İlki 1818 Trier doğumlu Marx, ikincisi 1889 Braunauam Inn (yukarı Avusturya) doğumlu Hitler ile 1942 doğumlu Michael Haneke... Üçüde Marx'ın sözünü ettiği gibi dünyayı farklı farklı yorumladılar ve onu değiştirmeye çalıştılar, çalışıyor Haneke hala... Beyaz Bant tüm filmografisi "şiddet ve tezahürleri" diye nitelenebilecek Haneke'nin son filmi... Film hem tartışmalara yol açtı, hem de Oscar adaylığından, Cannes'da Altın Palmiye zaferine dek birçok başarıya imza attı. Evet, bazı yönetmenler aynı zamanda filozoftur da, Haneke işte o filozof yönetmenlerin en önemlilerinden biridir...


"Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler" yaptığını söyleyen Haneke sineması ile tesadüfen 1997'de "Funny Games" (Ölümcül Oyunlar) adlı filmiyle tanıştım. Şiddetin ironisi denebilecek filmi, müthiş göndermeleri, öyküleme ve sinemasal dile getirdiği farklılıkları ile büyük bir ilgiyle izlemiş, yönetmenin takipçilerinden olmuştum. Sonrasında filmografisine eklediği birçok film oldu. Tarz olarak müthiş bir biçemci (Antonioni / Bergman) olmayan yönetmen, sanki izleyiciyi sarsmak için filmler yapıyor. İzleyicisindeki etkiyi; ki bunda film eleştirmeni, Tv editör-yönetmeni olarak çalışmasının katkısı olduğunu düşünüyorum, daima düşünerek çekmiştir sahnelerini... "Hedef kitle" kaygılı bir ortamdan gelmek Haneke sinemasının; ilk flmlerinden olan "Benny's Video"dan beri izinin takip edilebileceği izleklerinden biri olmuştur. Filmlerinde hemen hemen her zaman TV ile ilgili bir sahne muhakkak bulunur.



Stanley Kubrick bir röportajda: "Şiddet çoğu zaman filmin eylem çatısını sürükler ve ona katkıda bulunur. Naziler hakkında kitapları okuyan insanların sayısı, Birleşmiş Milletler hakkındaki yazıları okuyanlardan çok daha fazladır. Bir öykünün kötü karakterleri, çoğu zaman dürüst, iyi karakterlerden çok daha ilginç gelmektedir" diyerek şiddetin sinemadaki yerini tanımlar.

Bugüne kadar şiddeti betimleyen Haneke "Beyaz Bant" ile birlikte onun kökenine, toplumsal temeline yöneliyor. Bu anlamda "Führer" ve halkının uğursuz ilişkisine , iktidar ile bağımlılığın, terör ve hayranlığın etkileşimine dair bir manifestoya ulaşma çabası oluyor "Beyaz Bant"... Filmin Almanca orjinal adı "Das Weisse Band - Eine Deutche Kindergeschicte" (Beyaz Bant - Bir Alman Çocukluk Öyküsü) herşeyin temelinin atıldığı çocukluk dönemine gidildiğini vurguluyor. Gerçekten de filmin geçtiği 1. Dünya Savaşı öncesi aslında bugünün tüm kavgalarının öncesi olan zamanı işaretliyor. Tüm emperyal kavgaların temelinin atıldığı günler, Zweig'ın "Dünün Dünyası'nda" anlattığı o dünyanın patlamadan önceki son günleri...

Auschwitz'den kurtulan İtalyan yazar Primo Levi aslında olayı özetler cümlesinde: " Canavarlar var, ama tehlikeli olamayacak denli azlar. Asıl tehlikeli olanlar sıradan insanlar."

Haneke'nin Alman kökeni şiddetin kaynağının peşinden gidişi filmi çoğu eleştirmen ve izleyicinin gözünde Nazizmin doğuşunun araştırması gibi kısır bir noktaya itelese de, yönetmen daha evrensel bir cadı kazanını deviriyor.

"İnsanı suç işlemeye iten koşullardır" cümlesine sığınarak 3. Reich'ın çökmesinden bir gün sonra binlerce katil normal vatandaşa dönüştü Almanya'da; işte bu toplu bilinç kaybı suç işleme potansiyeli yönetmeni bir köye yönlendirdi. Aynasını çocuklara ve aslında geçmişten geleceğe de tutmuş oldu.

Günümüz insanının hemen herşeyi TV, medya vb. araçların filtresinden geçirerek deneyimlemesi Haneke filmlerinin teorik altyapısını oluşturur. Kitle iletişim araçları ile hakikate eriştiklerini zannedenler  onun filmlerinin konusu olmuştur.

Modern dünyaya getirdiği bakış tarzı Baudrillard ve Paul Virilio ile benzeşen yönetmen, filozofluk payesini boşuna taşımıyor. Tv döneminde Kafka'nın Şato'sunu filme alması da Haneke'nin hayatımıza dair endişelerinin çok eskiye dayandığını gösteriyor.

Bu yüzdendir ki Haneke filmleri, televizyon görüntüleri, güvenlik monitörleri, kamera kayıtları, bilgisayar oyunları vb.nin yarattığı zihinsel bulanıklık hali kadar, temel iletişim ve anlaşma sistemleri üzerine de bir şeyler söylerler. Gelişmiş iletişim teknolojilerinin çıkmazlarıyla, dilin çıkmazları arasında bir bağ olduğunu sezdirirler.




Haneke filmlerinin temel temalarından söz etmek Beyaz Bant'ı oluşturan görsel dili anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Haneke sinemasında görülen en önemli yanlardan biri yabancılaşmadır. Burjuvanın sıkıntılı hali vizörünün her daim önünde olmuştur. Beyaz Bant daha arketip bir döneme dönüyor. Daha feodal bir toplum var. O yüzden sınıf temsilcilerinin adı söylenmiyor. Onları rahip, doktor, baron olarak tanıyoruz.

Haneke ile aynı coğrafya ve kültürde doğan Marx'ın Feuerbach - Alman İdeolojisi'nde betimlediği dünya bugünü de anlatıyor. "Çağımızın, tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır." Evet, Ezra Pound deyişiyle "teknik içtenliğin yoklamasıdır" ve Haneke teknikle oynayarak yabancılaştırır izleyicisini... Ayrıca aynı anda birçok hikaye ve olay anlatmayı seven parçalı bir anlatım tarzı vardır. Sinemada anlatmaktan çok göstermeyi tercih eder. Sıkıntı, Haneke filmlerinin temel unsurlarındandır.

"Ben kötümser değilim. Kötümser olanlar eğlencelik filmler yapar. İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır." diyen yönetmenin Beyaz Bant'ta ortaya koyduğu görselliğin kodlarını yönetmenin sinemaya bakışını kısaca anlattıktan sonra artık değerlendirebiliriz..




SİYAH-BEYAZ BİR DÜNYA


Haneke filmin formatını belirlerken yaptığı tercihle kotaracağı görsellik konusunda ilk tavrını belirlemiş. Renkli yerine siyah beyaz tercihi ( tüm pahalılığıyla) filmin öncelikle en belirgin görsel yanını oluşturmuş.Siyah-beyaz pelikül tercihi, auteur diye nitelenebilecek yönetmenin TV formatını andıran görselliğinin içinde oldukça farklı bir durum yaratıyor. Siyah - beyaz tercihini açıklarken şunları söylüyor Haneke: "Bu filmi çekerken o dönemde insanların nasıl yaşadığını, nasıl davrandıklarını bildiğimi iddia edemezdim...filmin ele aldığı dönemin kollektif bilinçte siyah/beyaz olarak kaydedilmiş olması bir şans aslında.. Böylece seyircinin filme dahil olması zorlaşmıyor. Öte yandan siyah beyaz görüntü yönetimi stilize haliyle yabancılaştırma efekti görevi de üstleniyor."




Alışageldiğimiz sinema dilinin dışında bir eserle karşı karşıya olduğumuzu pelikül tercihi ile ortaya koyuyor, yönetmen... Ama bunu yaparken; "The Good German"ın 1.37:11 ekran formatı gibi veya Dogville'in yaratıcı bakış açısını getirmiyor. Sadece 40'lı yılların renk tercihini değil film gramerini de kullanıyor.

Film boyunca kurgu, anlatımı destekliyor, geçişler farkedilmiyor bile... Öyle bir görsel çekicilik hakim ki filme, Haneke gibi bir yönetmen, kurguda ve geçişlerde elini oynatmamış. Sadece çekilenler büyük sadelikle birbirine bağlanmış. Bazı eleştirmenlerin dediği gibi en iyi kurgu farkedilmeyendir. Filmin güçlü görselliği ayrıca geçiş cambazlıkları yapılmasına gerek bırakmamış. Cut ve zincirleme geçişlerin sağladığı sadelikle, akan, sıkmayan bir film olmuş. Öyleki film 144 dakika gibi uzun bir sürede bunu başarıyor. Ayrıca ışık-gölge oyunlarıda siyah beyaz film olma vanatajıyla geçişlerde yararlı oluyor yönetmene...

Kendisi TV yönetmenliğinden gelen ve izleyiciyi rahatsız (şok) etmeyi seven Haneke oldukça uslu bir kurgu dili kullanıyor. Filmin ait olduğu zamanın ve öykündüğü 40'lı yıllar film gramerini birebir uygulamaya çalışırken kurguyu da kurgucuyu da farketmiyoruz.Oscar adayı Christian Berger'in plan sekansları hiçbir kesmeye gerek kalmadan anlatılmak istenen her şeyi bir seferde anlatmaya başarıyor.

Burada Haneke'nin anlatmak üzerine söylediği cümleler yol gösterici olacaktır. "TV, görme alışkanlığımızı hızlandırır.Bir şey daha hızlı gösterildikçe, sizin gösterilen şeyi fiziksel gerçeklikte yer kaplayan bir nesne olarak algılama yeteneğiniz azalır. Ve böylece o nesne daha baştan çıkarıcı bir şeye dönüşür. O zaman işaret edilen malı daha çabuk satın alırsınız... Elbette bu tip bir estetik ticari sinemada da üstünlüğü ele geçirmiş durumda... Oysa insan gördüğü şeyi anlamak için zamana ihtiyaç duyar. Günümüz medyası buna izin vermemektedir. Sadece entelektüel bir düzeyde anlamaktan söz etmiyorum, duygusal anlamda da izin vermez."



Kamera kullanımı ders niteliğinde okutulabilecek film, bir görsellik harikası... İnanılmaz kamera hareketleri yok filmde... Tutarlı, planlı genelde küçük yavaş hareketlerle kurguya gerek kalmadan kaydırmalarla, pan veya tiltle konudan konuya geçmeyi başarıyor film... Filmde son yılların en iyi plan-sekans sahneleri yer alıyor. 1. Dünya Savaşı'nın çıkışı ile biten suçluyu arama faaliyetini anlatırken, Protestan Köy'ün geleneksel devamlılığına da plan sekansların süreğenliğiyle göndermeler yapılıyor...

Film bir hiyerarşi- feodal yapı öyküsü..Bu nedenle gücü temsil edenler daha ferah , daha üst açılarla yansıtılırken, çocuklar, otorite karşısında ezilenler daha sıkışık daha alt açılarla yansıtılıyor. Ayrıca doğa, sokak, dış mekanlar söz konusu olduğunda daha geniş açılar tercih edilirken, ev söz konusu olduğunda sıkışıklık duygusunu verecek açılar tercih ediliyor. Yemek sahneleri kişilerin sınıfsal durumlarını da yansıtıyor.

Haneke'nin Beyaz Bant'ı filmografisinin, en biçimci, en stilize filmi olmayı başarıyor. Bergman filmlerini hatırlatan, film noir'den 40'ların estetize işlerine uzanan bir genişlikte insanda çağrışımlara yol açıyor. Beyaz kurdelanın allegorik yapısından köyün içinde toplu geziler yapan çocukların yüzlerinden yansıyan ruh halinin verilişi genelden yakına uzanan kadrajlar hiçbir fazlalık duygusu yaratmıyor.Hikayenin lokallikten zaman ilerledikçe daha genel bir duruma dönüşmesini ölçeklerin genişlemesinden de takip edebiliyoruz. Şiddet tarihçesinde köy bir metafora ve prototipe dönüşüyor böylece...1940'lı yılların o sansürcü anlayışının da birebir taklit edildiğini görüyoruz. Şiddet, seks ve rahatsız edici sahneler özellikle gösterilmiyor. Bu ölçeklendirmeden de amacın şiddeti sergilemek değil nedenleri üzerine düşünmek olduğunu anlıyoruz.

Kamera kullanımını öyle rafine ve başarıyla kotarmış ki korku gerilim türünün sınırlarında gezinip dramatik bir film çekmeyi başarmış.Finalde giderek uzaklaşan görüntüler öylesine sakin ve pastoral ki, daha önce tanık olduklarımızın doğruluğundan şüphe etmenizi sağlıyor. Dışarısının evlerden daha güvenli olduğunu da çekim ölçekleri oldukça başarıyla biçimlendiriyor.

Filmin siyah beyaz olması birçok dertten yönetmeni kurtarsa da sanat yönetmeni sayesinde oldukça başarıyla yaşanan dönem canlandırılıyor.Film, aksesuarların - filme adını veren- bu kadar önemli olduğu nadir yapımlardan biri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Beyaz bant masumiyetten şiddete uzanan yolda filmin temel metaforu olmayı başarıyor. İç mekan ve dış mekan düzenlemeleri çok başarılı, hiyerarşiyi olduğu gibi yansıtmayı başarıyor.Örneğin kilisede güçlüler önde otururken güçsüzler gerideler ve aralarında kilisenin tahta dikmeleri var. Bu iki taraf arasındaki efendi - köle ilişkisinin bir mahkumiyet olduğunu da vurguluyor. Anlatımın başarısında bu detaylar da büyük önem taşıyor.

Makyaj ve kostüm kullanımını da siyah beyaz tercih işleri kolaylaştırıyor. Makyajlar genellikle ruh durumlarına göre beyazlığın artışı veya azalışı şeklinde görülürken özellikle çocukalrda başarıyla uygulanıyor. Kostümlerde dönemi yansıtmayı başarıyor.

Film bir aydınlatma klasiği olmayı hakediyor. Chirascouro'nun bir çok güzel örneği sahneleri süslerken, doğal ışık kaynakları iç mekanlarda derinlikli çerçeveler yaratılmasını sağlıyor. Ayrıca dış mekanda kar olağanüstü bir etki yaratıyor ki Yurttaş Kane'de Welles de karı kullanır. Yüksek ve düşük kontrast şovuı olarak nitelenecek film bir nevi estetik harikası olmayı başarıyor.

Filmin siyah beyaz oluşu diğer renklerin yerini siyahın tonlarının almasını sağlarken yönetmen göstermek istemediği yerleri karanlıkta bırakarak farklı bir yöntem izliyor. Filmin içindeki oral seks sahnesinde karanlıkta bırakarak göstermemeyi düşünen yönetmen tonları kullanarak hiyerarşik bir yapının anlatımını güçlendirmeyi başarıyor. Neredeyse kusursuz bir resim sanatı hakim film boyunca... "Third Man", Yurttaş Kane" tadında bir sinema filmi ortaya çıkmış...

Filmde ayrıca renkler değil müzik de yok... Müziğe sadece doğal ses olarak (piyano vb. kullanılırken) rastlıyoruz. O yüzden ses olarak, doğal sesler ve sessizlik ön planda...Karakterlerin çok fazla konuştuğu bir film değil Beyaz Bant... Bunun yerine bir anlatıcı var. Olayları iç ses bağlıyor birbirine... Ses aynı zamanda olan biteni göstermediğinde yönetmen, tanımlayıcı olarak kullanıyor... çocukların dayak yediğini seslerden anlıyoruz.. Müziğin boşluğu alışınca hissedilmiyor. Ses açısından da oldukça başarılı olan film sınıfı geçiyor. Yönetmen özellikle anlatıcının, biçimi ve varlığıyla seyirciye izlediği şeyin gerçek değil, yapay olduğunu hatırlatmayı hedeflediğini söylüyor.

Filmdeki sıkıntılı hava dikine çizgilerle, dar perspektiflerle dengesiz resimlerle güçlendiriliyor. Her karede  derinlik duygusu sizi bırakmıyor. Bunda ışık - gölge aydınlatmasının büyük katkısı var. İçerde yemek masası, kapalı pencere, koridor gibi yerlere sıkışan çizgisel perspektif seyirciyi daraltırken , dışarı çıkınca atmosferik perspektif ile izleyici rahatlıyor...



Sonuçta izleyicisini pek rahatlatmayı sevmeyen bir yönetmen olan Haneke şiddete  dair bir senfoni sunuyor. İçinde ister politik, ister dinsel kaynaklı olsun, terörizmin, şiddetin nasıl doğduğuna dair - aklımıza sadece naziler gelmesin- bir araştırma sunuyor. Başarılı oyuncu seçimleriyle bizi inandırmayı başarıyor. Kendi klasik anlatımının dışına çıkarak başka bir şiddet öyküsü anlatmayı başarıyor Haneke...

Çocukların suçlu göründüğü, kapalı bir toplumda geçen, bir an polisiye havasına bürünen film modern zamanlara dair bir soru souyor aslında...Sizin de beyaz kurdelanız yok mu?

" Sizlere huzursuz seyirler dilerim" Michael Haneke