29 Aralık 2013 Pazar

La Luna

Calvino esinli, Miyazaki tadında Pixar yapımı kısa animasyon...




28 Aralık 2013 Cumartesi

SİZİN GEZEGENDE YENİ YIL NE ZAMAN?





“Hayalgücü, gerçekliğe karşı verilen savaştaki tek silahtır.”  Jules de Gautier


Size sadece önemli günlerde yazan biri gibi görünüyor olmam muhtemel… Aslında sıradan günlerde de yazarım. Bunu bir gün ispatlamak isterim ama o gün bugün değil çünkü gene bizim gezegen için önemli bir anın arifesindeyiz. Yeni yılın…

Bizim gezegen 365 gün 6 saatte etrafında döndüğü yıldızın çevresindeki turunu tamamlıyor. Sizin gezegende bir yıl ne kadar sürüyor bilmiyorum ama yıldızına ne kadar yakınsa gezegen o kadar hızlı geçer yıllar ne kadar uzaksa o kadar yavaş geçer yıllar derler…

Keşke insan düşüncelerini anında yazıya geçiren bir alet icad edilse artık, böylece düşündüklerimizi sıcağı sıcağına paylaşabiliriz. Hatırlamak ve unutmak denen o iki şeyden kurtulmuş da oluruz… Tek sorun düşündüğümüz her şeye yapılacak atıflarda çıkabilir. Sen bana 4 yıl 3 ay önce saat 01:32’de şunu söylemiştin ama diye başlayan onlarca cümle bizi beklerdi o kesin… Bir de gerçekliği eğip bükebilme hakkımızın elimizden alınması nedeniyle çok garip bir gezegen olurdu burası… Ne de olsa nice insanlar var; bir kara deliğin ışığı yuttuğu gibi veya prizmanın ışığı kırdığı gibi -kişiliğine göre siz seçin –  gerçekliği kırıp yutabiliyor.

Aslında bu yazı bir bilimsel makale veya fütüristik bir metin görünümünde ilerlese de sadece başka bir gezegenden tanıdığım tek kişiye yazılıyor. Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin kitabı kadar harika olma sözü veremem bu mektubun, ama o iğrenç  filminden daha iyi olacağını garanti edebilirim.

Sizin gezegen ile ilgili bir çok şeyi bilmediğimi fark ettim. Tek misiniz yoksa bizim gibi 6 milyar tane daha benzeriniz mi var? İnsanı ancak en yakını öldürebilir diyen şair aklıma gelmeden sordum bunu… Enis Batur geçenlerde sigara ile ilişkisini anlatırken “ağır ağır intihar etmeyi sürdürecek kadar zayıf iradeli biriyim” diyordu; birçoğumuz için geçerli bu, en sevdiğimiz şeyler genellikle bizi yavaş yavaş öldüren şeyler… Sizin oralarda tütün yoktur değil mi?

“Bırak onların olsun
 gizemi
 dokunaklı kelimelerin
 ve
 yitik aşkın
 sevdası”

diyen Amerikalı şair Maya Agelou onunla aynı zamanı ve mekanı paylaşan türdeşlerine sesleniyordu. Bizim gezegen tüm kalabalıklığına rağmen kendi içinde taşıdığı yalnızlıklarıyla ünlüdür. Çoğunlukla birbirimizi pek umursamayız. Gerçi gözlemlerinizle artık bizi bizim kadar tanıyor olmalısınız. Gelişlerinizin azalmasından anlamamız gereken bir sonuç bu belki de…

 Bu dünya malum iki cinsten mürekkep.

Bu konuda Lawrence Durrell’ın Justine’deki sözleri gelir aklıma hep; erkekler için yazar şunları söyler: “Her erkek çamur ve iblis karışımıdır, hiçbir kadın bunların her ikisini de doyuramaz.”

Kadınları ise şöyle tarif eder: “Bir kadınla üç şey yapabilirsin: Ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.”

Birleşmeler, ayrılmalar ve çoğalma üstünden yürüyen bir organizasyon… Etrafını şiirle, hukukla ve dedikoduyla sarmaladığımız ilişkiler…

Bizim gezegen uzun zamandır dönüyor güneşin etrafında… İnsanlık da upuzun bir zamandır dünya ile birlikte dönüyor… Arada sırada başka gezegenlerden konukları oluyor insanın… O konuklarla sadece dünyayı değil milyarlarca sayıdaki diğer gök cisimlerini konuşmak bile sizi aydan dünyayı seyreden bir astronot gibi hissettiriyor. Gravity’i henüz izlemediğim için bu cümleyi rahatça kurabildim.

Evet başka bir gezegenden biriyle konuşmak teleskobunuzdan bir kuyruklu yıldız görmek kadar heyecan verici… Yeni bir yıl geliyor sizin yıldızınızla gezegeninizin durumunu bilmiyorum ama size mutlu bir yıl diliyorum… Belki hep aynı yıldasınızdır gene de insan sevdiği birinden güzel kelimeler duyduğunda yeni bir yıl başlamış kadar mutlu oluyor…

Bir günü bir gününe benzeyenin zararda olduğuna olan inancımla yazıyorum monotonluklar diyarından size, sevgiyle kalın…

İskenderiye’yi karşısında gören Hazreti Ömer’in komutanı Amr İbnül-As şöyle demiş fethettiği kent için: “Sanki cennet yeryüzüne inmiş de, ben ikisinin arasında kalmışım, bir iğne deliğinden soluk almaya çalışıyorum”

Fethin yolu fethedilmekten geçiyor, anladım…

"Her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür." G. K. Chesterton 

Umarım okuduğunuza değmiştir.

Mutlu yıllar…







14 Aralık 2013 Cumartesi

Okumak Üstüne...








sol üstten saat yönünde; GRACE KELLY, MARILYN MONROE, MARLON BRANDO, BETTE DAVIS


"Barthes okumayı üçe ayırır: Kelimelerin verdiği zevkte duran okuma, son için acele eden ve "beklentiden bayılan" okuma ve yazma arzusunu besleyen okuma: Okumanın erotik, avcı ve başlatıcı biçimleri. Rüyalarda, savaşta, otodidaktizm vesairede ötekiler de vardır" 

                                                                                Michel de Certeau (Günlük Hayat Pratiği)

7 Aralık 2013 Cumartesi

Kırılgandır Verilen Sözler


Sözler verme bana,
      Böylece söz vermem ben de:
İkimiz de özgür kalırız öyle ya,
      Asla aldatmadan, asla bağlı kalmadan diğerine:
Varsın atılmadan kalsın zar avucumuzda,
      İstediğinde gelirsin, gidersin istediğinde:
Nerden bilebilirim senin geçmişini,
      Ya sen benim geçmişimi nerden bilesin?


Sıcak olan sen, kim bilir belki de daha sıcaktın
       Bir zamanlar bir başkasına:
Soğuk olan ben belki de bir ara güneş ışığını
        Görmüşümdür, hissetmişimdir iliklierimde:
Kim gösterecek bize tüm bunların
        Çok ama çok önce olduğunu?
Görüntü silinir gider camdan
         Ve yarım kalır bakılan fal.


Eğer söz versen, kahrolursun belki de
          Yeniden kaybettiğin özgürlüğünden:
Ben söz versem, eminim
           Kıvranırım kırmak için o prangayı.
Bir zamanlardaki gibi arkadaş olalım,
            Ne fazla, ne de eksik ama:
Niceleri rahat eder aza kanaat getirerek
            Aşırılıktan mahvolmaktansa.


                                                   Christina Rossetti (Cin Pazarı Ve Seçilmiş Şiirler / YKY / Çev: Fahri Öz)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kalbim Dönene Kadar



“lirik şiirler yazıyorum
eve dönsün diye kalbim” (Çiğdem Sezer)

Şu sıralar yazıyla hayat arasında bir sıkışıklık var…

Bu kadar çok yazma isteği ile doluyken tek bir kelime bile söyleyememem; ancak böyle açıklayabiliyorum. Başlangıçlar ve bitişler her an bizimle beraberler. Bazen bitmesin istediklerimiz elimizden kayıp gidiveriyor, başlamasın dediğimiz şeyler ise saçımızdaki beyaz saç teli gibi bir sabah aynada karşımıza dikiliveriyor.

Hayatım dediğim şeyin hiçbir biçimde belirleyicisi olmadığımı bana her şey tekrar ve tekrar hatırlatıyor. Biliyorum kelimeler değiştirmiyor kaderi…

Bütün yaptığım belki de sadece budur: Kalbimi aramak… Hangi telaşın içinde yitirdim bilmiyorum… Kim götürdü kalbimi parça parça… Sevdiğin ve seni seven herkes götürür kalbinden birer parça… “Gönül vermek” o yüzden anlamlı bir tabirdir… Gerçekten verirsin kalbini…

Ama en çok, kendim çaldım aklımla kalbimden nice rol… Kalbe ihanet en çok sahibince yapılır öyle değil mi?…

Şimdi kalbimi bekliyorum: uzun bir yolculuktan dönsün diye…


“daha diyorum, daha, uzağa...
çarmıhta kuruyan kana
inkâra ve imana.... daha
yol almalısın kalbim
inanmak için kendinden başka
hiçbir şeyin kalmadığına

ah işte o zaman yaranın ne kadar derin
ve suyun imkânsız olduğunu
anladığında
dönmelisin

kalbim, güzel evim” (Çiğdem Sezer)

7 Kasım 2013 Perşembe

Yağmur Geri Dönünce



İçimde upuzun cümleler taşıyorum, noktalama işaretlerinin hiçbir anlam ifade etmediği, cümleler… Bir kez insan yazmanın büyüsüne inanınca, sihirli kelimelere en az sihirli fasulyelere inandığı kadar inanıyor.

Ali Baba’nın 40 haramilerden duyduğu sihirli kelimelerle önüne dikildiği mağara girişi gibi, yazanda okurun karşısına dikilir. Ama sihirli kelimeleri bilip bilmediğinden emin değildir Ali Baba gibi…

“Açıl susam açıl” deyince kapı açılır Ali Baba için… Yazan o kadar şanslı değildir. Sihirli olduğuna inandığı kelimeler sırayla kağıda dizilirler ama beklenen kapı açılmaz… kendini 40 odalı sarayın 39 kapısını açmış, 40. odanın  kapısında bekler bulursun…

Aslında içten içe bilirsin ki; tek bir kelime çözmez bilmeceleri, açmaz kilitleri…

Yağmur durmaz her damlasıyla seni sürükler gene de 40. odanın kapısına… Bu öyle bir kısır döngüye dönüşür ki tüm kalbinle bildiğin halde her yağmurda kendini sihirli olmasını umduğun kelimelerle kapının önünde bulursun…

Tıpkı yağmurun elindeki kağıdı ıslatıp okunmaz kılması gibi yazıda kaybolup gidiyor…

Yağmur geri dönünce her şey geri dönüyor…

Kapının arkasından duyanlar için bir deliliğin tekrarlanması gibi, biliyorum…

Yağmur ve kalp tekrar tekrar aynı yere dönüp duruyor…

Kelimeler kapıları açsın, mucizelere yol versin istersin içten içe aslında en çok sesine karşılık bir ses ararsın…

Uzay boşluğunda veya denizin dibinde ses yoktur… Nefes alıp verdiğin her yerde yağmurun yağdığı her yerde duyma ümidi de vardır…

O sesi, senin sesini…


“Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır... limon kokulu...

herşeye rağmen... yağmur kalan kadınlar vardır...” Lale Müldür

5 Eylül 2013 Perşembe

TOZ





Hikâye anlatıcıları Uyuyan Güzel’in uyandığında kalın bir toz katmanıyla kaplı olacağını hayal etmemişlerdi; kızıl bukleleri ilk kımıldandığında parçalanacak olan uğursuz örümcek ağlarını da düşünmemişlerdi. Ama tozdan yapılma kasvetli battaniyeler dünyevi yaşam alanlarını durmaksızın istila eder ve homojen biçimde kaplar: tavan aralarını ve eski odaları saplantıların, hayaletlerin, yıllanmış tozun kokusuyla beslenmiş ve sarhoş olmuş larvaların eli kulağındaki işgali için düzenliyormuş gibi. 





Tombul genç kızlar (hizmetliler) kendilerini her sabah büyük birer toz fırçasıyla, ya da birer elektrik süpürgesiyle silahlandırdıklarında, mantığın ve temizliğin nefret ettiği zararlı hayaletleri uzak tutmaya en pozitivist bilim adamları kadar katkıda bulunduklarından belki tamamen habersiz değildirler. Ama toz, eğer varlığını sürdürebilirse, bir gün, terkedilmiş binaların harabelerinden, ıssız tersanelerden taşacak, hizmetlilere karşı galip gelecektir; ve işte bu uzak çağda, eksiklikleri bizi büyük muhasebecilere dönüştürmüş olan karabasanları defedecek hiçbir şey kalmayacaktır.

Georges Bataille / çev: Roysi Ojalvo ( www.e-skop.com dan) 


21 Ağustos 2013 Çarşamba

Pembe Köşk Düğün Salonu

-gidemediğimiz filmlere…-





"Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular
altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.."
Didem Madak





İlk olarak nerede tanıştığımızı düşündüm hep... Şimdi hatırlıyorum artık; biz o gün yalnız değildik, başkaları da vardı yanımızda... Bir düğün salonuydu. Pembe Köşk Düğün salonu… Çocuktuk, o zamanlar düğün davetiyelerine çocuklarınızı lütfen uyutunuz gibi notlar yazmak ayıptı... O yüzden düğün salonları çocukları bir küçük salona toplar film gösterirlerdi. Boş bırakırsan koştururdu çocuklar, ayak altında gezer düğünü bir karnavala çevirirlerdi. Ayrıca hep bir telaşı vardır malum çocukların, kimi koştururken kimi de onca gürültüden etkilenmez masaların üstünde anne veya babaların kucaklarında uyurdu…Masalarda yer alan ucuzundan meyve suları ve  kremalı pastayla birlikte uyumanın kıymeti bir başkaydı... Uyuyanlar ve koşanlar… Bu, yaşam denen şeyin formülü de galiba; hayat gürültü çıkarırken sizde o gürültüye kendi gürültünüzle katılıyorsunuz veya tüm gürültüye rağmen dingin bir uykudasınız...  Çocuklarla ilgili hain planlar o zamanlarda vardı kafaların içinde... Film izleme odaları, şimdilerin çocuklara düğünleri yasaklayan zihniyetinin bulduğu yumuşak geçişin adıydı…
Seninle  o düğünlerden birinde birlikteydik... Filmi de hatırlıyorum Ayşecik vardı başrolde Oz büyücüsünün yerli versiyonuydu film... Sen şimdi okurken ben orada değildim diyorsundur; oradaydın bütün evde uyuması gereken çocuklarla beraber o filmi izliyorduk... Peter Pan'ın varolmayan ülkesi gibiydi o salon...  Bütün çocuklar oradaydık...Sonra hepimiz başka illere diyarlara dağıldık o salondan... Ama hep yanımızda oturan o kızı veya oğlanı aradık hayatımızda...Kimileri buldu kimileri bulduğunu sandı bazen de bulduk ve kaybettik....Zaman bütün gücüyle ilerlerken, çocukluk denen o cennet bahçesine tekrar adım atmak gerek belki de... O zaman hatırlıyoruz aslında ne kadar çok yüz ne kadar çok sözcük yitirdiğimizi...





Ayşecik'in o macerasını tv’de de izledim ama hep o salon kaldı aklımda....Seni ilk kez o salonda gördüm birlikte bir film izlemiştik. Kaybedilmiş filmler… kaybedilmiş rüyalar… kaybedilmiş gönüller… O yüzden her film izleyişimde yanımda olmanı dilerim tüm kalbimle.... Ama hep uzaktasındır bilirim... Ve bilirim birlikte aynı yöne baktığımız, aynı şeyleri hissettiğimiz o an, karanlıkta yansıyan o görüntülere bakarken tutulduğumuz rezonans,  hayatım boyunca benimle gelecek...  Ne kadar çok film izlesem de senin olmayışını senin kocaman boşluğunu kalbimde taşımaya devam edeceğim... Siz siz olun çocuklarınızı lütfen uyutup da düğünlere gidin... Kalplerinde kocaman bir boşlukla büyümelerine izin vermeyin…




Aşk aynı filmi izlerken güldüğün, hüzünlendiğin, korktuğun o andır… Gerisi o an ve onun spekülasyonundan ibarettir…


“sonra bir yalnızlığı denemek oluyor herşey
 üç beş sandalye yetiyor hüznü ağırlamaya

akşamları getirdiğim akşamları yorgunluk beni anlatmıyor
durmadan okşuyorum tüylerini gecenin

Çiçekler büyük bir yokluğa bakıyor
gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum

yüzümde kelebekler ölüyor” Gonca Özmen

2 Ağustos 2013 Cuma 04:12


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Rüyalara Dair...




"Masal, tıpkı rüya gibi tutarsızdır; olağanüstü nesneler ve olaylar bütünüdür, müzikal bir hayaldir […], doğanın ta kendisidir. Ahlakçı kaçınılmazlık ve kurallara uygun şekilde düzenlenmiş tutarlılık, masal kavramına en aykırı şeylerdir.Masal doğanın anarşisidir, soyut rüya âlemidir. Bu soyutlamadan, ölümden sonraki durumumuza ilişkin sonuçlar çıkarılabilir.” Novalis

Barthes "küçük ölüm" der rüyaya... Kendimizi hapsettiğimiz bir sürü sihirli lamba var: beyin de bunlardan biri belki de tek gerçek; ruhun sihirli lambası beyin... Adorno rüya ölüm gibi siyahtır der... Marguerite Yourcenar'ın Rüya ve Kader'i ile Adorno'nun Rüya Kayıtları, rüyalar alemine geçiş metinleri olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Donnie Darko, The Science of Sleep izlenebilir ya da gözler kapanır ve kendi alemine döner insan... Rüya kendi zihninde veya başka bir zihinde yer almanı sağlar; tıpkı bir tavşan deliğinden harikalar diyarına giden Alice gibi...

“Rüyalarımız sadece ‘bizim rüyalarımız’ olarak birbirleriyle ilişkili değildir; aksine devamlı ve aralıksız bir bütün oluştururlar ve Kafka’nın bütün hikâyelerinin ‘aynı yerde’ geçmesi gibi bütünsel bir dünyaya aittirler. Ama rüyalar kendi aralarında ne kadar bağlantılı olursa veya kendilerini ne kadar tekrar ederse, bizim onları gerçeklikten ayırt edememe tehlikemiz de o kadar büyük olur”. Adorno

9 Temmuz 2013 Salı

ZALİM – MAZLUM KISIRDÖNGÜSÜ







“zalimin zulmü varsa…”



Her günümüze bir acının gölgesi düşer bu topraklarda... Her gün bir yas vardır… Bu ülkede zulüme alkış tutanların diliyle söylemek gerekirse bir gün onların anneleri, bir gün bunların anneleri ağlar. Sonuçta herkesin ağladığını kimse anlamaz bir türlü…Bütün bir ülke ağlıyor diyemezsiniz, izin vermez size bu dil… Zulüm; nereden ve kimden gelirse gelsin fırtına biçmeye mahkumdur. Her Firavun'un bir Musa'sı vardır, doğrudur.  Musa gibi yola çıkıp Firavunlaşmaksa bu memleketin en büyük ıstırabıdır. Güçle sınanmak sınavların en büyüklerindendir...Güce teslim olmak değil gücü hakkıyla taşıyıp zamanı gelince teslim edebilmektir büyüklük... Örneğin; Tolkien'in "Yüzüklerin Efendisi" bunu anlatır... Güce sahip olmak değil onu taşıyabilmektir aslolan...

Bir Apache kabile şefi adı Gokhlayeh... Yani esneyen adam... Bir gün evine döndüğünde annesi, eşi ve 3 çocuğunun İspanyollarca öldürüldüğünü görüyor... O günden sonra "esneyen adam" bir Kızılderili efsanesine dönüşüyor: Geronimo...

Hepimiz sıradan adamlar ve kadınlarız, esneyen adamlar ve kadınlar… Zulüm kahramanlığın annesidir. Dün de bu ülkede bu yaşandı, bugünde yaşanmaya devam ediyor, edecek de… Toprağa düşen her damla gözyaşı dünyanın eksenini biraz daha kaydırır, toprağa yük olur, dünyaya yük olur… Mazlum ile zalimin rolleri en çabuk değişen rollerdir… Yeter ki aynı hamurdan olsunlar karakterleri…

Şiddeti mantığa bürüdükçe, kabullendikçe içselleştirdikçe, bizden olmayanlara karşı olduğunda haklı sebepler buldukça aslında kendi zalimimizi büyüttüğümüzü, mazlum olmak için sebepler bulduğumuzu fark etmeliyiz… Nefret ettikçe nefretimiz artar küfür ettikçe küfrümüz öyle ki nefretimizde boğuluruz da farkında bile olmayız… Bu bir kısır döngüdür. Tek yolu ise birinin şiddetten vazgeçmesidir ancak… Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılıp bir yola dönüşmesi için Musa gibi Firavuna sırtını dönmek gerekir.

Ülkemizdeki tüm etnik, dini, siyasal kaynaklı farklılıklarımızı bir üstünlük vesilesine dönüştürmek yerine bizleri Yaratan’ın bizim farklılıklarımızı sevdiğini anlamalıyız artık. Birbirimize benzememiz değil benzemememizi dilemiş Yaratan; tıpkı doğadaki gibi… Allah mütenevviliği sever… O’na inananlar ona karşı çıkmasınlar artık… Esneyen adamların hepsine selam olsun

10 Mayıs 2013 Cuma

CALVINO'NUN TÜRKİYE KEHANETİ


Uzunca bir süredir Calvino külliyatını YKY, Can yayınlarının bastığı kitaplar, dergi köşelerinde bulduklarım ve sahaflardan toparladıklarımla hatmetmeye çalışıyorum. Aslında paylaşılacak çok şey var Calvino ile ilgili ama bugün "Bütün Kozmokomik Öyküler'i" okurken "Var mısın Bahse" (How Much Shall We Bet?) adlı öyküde enteresan bir cümle ile karşılaştım. Bunu paylaşmak istedim.



Kozmokomik öyküleri bilenler bilir Calvino değme fizikçilere ders verir biçimde kahramanı Qfwfq vasıtasıyla evrenin doğuşunu anlatır. "Var mısın bahse" adlı hikayede ise Qfwfq pirleri (k)yK ile evrenin yaratılışından itibaren çeşitli iddialara girerler. Asurlular Mezopotamyayı işgal edecek mi etmeyecek mi, Arsenal Real Madrid yarı final maçını kim kazanır vb. sorular sorup iddiaya girerler. Kozmokomik yanı ise bunu daha evren yeni doğmuşken yıldızlar bile yokken yapmalarıdır. Okumayanlara tavsiye ederim...


Lafı fazlaca dolandırmadan sadede geliyorum. Malum geçtiğimiz günlerde uzunca bir süre Rusların inşa edeceği söylenen Nükleer santrali Japonların yapacağı ilan edildi.


Elbette nükleer enerji, Japon tercihi vs. konusunda söylenecek çok söz olabilir. Ama bugün kitapta bu satırları okuyunca Calvino ve kahramanı Qfwfq hakkında yazamadan edemezdim. (k)yK ile Qfwfq arasındaki iddialardan biri de şudur:

"Qfwfq, Türkiye ile Japonya arasında atom anlaşması bugün de imzalanmadı, görüşmelere başlanmadı bile, gördün mü bak?" ("Qfwfq, the atomic treaty between Turkey and Japan wasn't signed today; they haven't even begun talks.You see?) (Italo Calvino, Bütün Kozmokomik Öyküler, YKY, 3. Baskı Mart 2012)

İlginç olan YKY'de ilk baskı 2007, Can Yayınlarında ise 1995 tarihli, Calvino öyküyü 1964'de kaleme alır 1965'de ise yayınlar.

Qfwfq ve (k)y(K) hala aramızdalar ve Qfwfq en azından bu iddiayı kazanmış görünüyor.

Peki, Calvino neden Türkiye ve Japonya'yı seçer?




video

15 Ocak 2013 Salı

2014 OLMADAN İZLENMESİ GEREKEN 51 FİLM

2014 OLMADAN İZLENMESİ GEREKEN 51 FİLM

Sevgili okur, başlığı okuduğunda benim bir liste insanı olduğum hissine kapıldığını biliyorum. Aslında hiç öyle bir planlama durumum yoktur, akışına bırakan insanlardanımdır ben.. Hele söz konusu sinemaysa olayın haberler, trailer vs. bölümünden çok rast geleliğine inanır ve öyle davranırım. O yüzden bir yıl değerlendirmesi yapmaya kalksam eski tarihli filmler her daim yenilerden daha fazla öne çıkar. Her film yeni bir deneyimdir ki bu sinema sitesini incelemekteyseniz bunu bilirsiniz zaten. Peki neden bir 2013 listesi yaptım sanırım bu bir yeni yıl kararı hani yüzlerce karar alırsınız ve çok azını yerine getirirsiniz ya benimki de böyle bir durum… 2013 yılını çok ama çok planlı geçirmeye karar verdim sinema açısından… İzlenecek çok film ama çok az zamanım olduğu şuuru (bunu şarkılar, kitaplar vs.için de söyleyebiliriz elbette) denebilir buna, kimsenin yabancısı olmadığı bir duygudur bu…

Velhasıl ey okur 2014’ü göstermeden takvim yaprakları bu 51 filmi izleyebileceğimi pek sanmıyorum. Ama izlemeyi umut ediyorum ve size de tavsiye ediyorum… Listem tabii ki kişisel ve o nedenle sizin beklentilerinizle örtüşmeyecektir. Bu liste benim 2013’te izlemeyi düşündüğüm/umduğum filmlerdir ve tüm sorumluluk bana aittir. 1. film ile 51. film arasında bir derecelendirme durumu da yoktur…

http://www.youtube.com/watch?v=69YPDuIVwrQ 


http://www.youtube.com/watch?v=MLDfX1bbbq0


GANGSTER SQUAD: 40’lar 50’ler her zaman ilgi çekici gelmiştir bana… Bir de buna Sean Penn’in varlığı da eklenince merak edilenler listeme girmeyi başardı Gangster Squad…

http://www.youtube.com/watch?v=bRVvEHk7xOs 


$ELLEBRITY: Ünlülerin fotoğrafçısı Kevin Mazur ünlülerle söyleşerek bir belgesele imza atmış. Bilmediğimiz bir şey söyleme ihtimali düşük olsa da bir fotoğrafçının belgeleme serüveni ilgi çekici olabilir. Kadroda yabana atılır gibi değil…

http://www.youtube.com/watch?v=SA2f35fGyzk 


ZERO DARK THIRTY: Kathryn Bigelow Oscar’ın ardından sahne alıyor. Konu çok Amerikan: Usame Bin Ladin… Yoksa Ladin tüm Dünyanın sorunu muydu, izleyip göreceğiz.

http://www.youtube.com/watch?v=YxC_JNz5Vbg 

THE LAST STAND: Arnold Schwarzenegger’in geri dönüş yılı adeta… Kocaman silahlar, güneş gözlükleri ile bol aksiyon vaadine bir de Koreli yönetmen Jee-woon Kim faktörü eklenince eğlenceli bir şeyler izleme şansımız olacağa benziyor.

http://www.youtube.com/watch?v=qUFGVlE1GNQ

HANSEL AND GRETEL WITCH HUNTERS: Geçen yıl Lincoln’ü elinde baltasıyla vampir avlarken gördüğümüze göre Hansel ve Gretel’in makus talihlerini değiştirip cadı avcısı olmaları şaşırtıcı olmayacak bizler için…

http://www.youtube.com/watch?v=mAzqMhVHh0c 

PARKER: Filmografisinde The Devil’s Advocate, Dolores Claiborne, Ray gibi işler olan Taylor Hackford’a ilgisiz kalmamız düşünülemez. Kadroda ayrıca Nick Nolte, Jason Statham ve Jennifer Lopez bulunuyor. Ben en son Lopez ve Nolte’u U-Turn’de birlikte izlemiştim. O günden beridir de Jennifer’in oyunculuk yerine şarkıcılık yapmasını yadırgamaktayım…

http://www.youtube.com/watch?v=CJ4Nsu2tXTk 


MOVIE 43: Paris I Love You etkisinde kolaj çalışmaları devam ediyor. Bu sefer ki kolaj komedi türünde…

http://www.youtube.com/watch?v=8jDp2D2zWMI

STAND UP GUYS: Al Pacino, Alan Arkin, Christopher Walken’in yer aldığı bir film merak edilmez mi?

http://www.youtube.com/watch?v=WIYPXFYsJmM

SOUND CITY: Kayıt stüdyoları ve müzik üstüne bir belgesel…

http://www.youtube.com/watch?v=HQoOfiLz1G4

SIDE EFFECTS: Soderbergh sevenlere…

http://www.youtube.com/watch?v=5jQq6BiT-eI

A GOOD DAY TO DIE HARD: Yippee Ki- Yay…

http://www.youtube.com/watch?v=oW9uT2wQFC0

ESCAPE FROM PLANET EARTH: Canavarlar, espriler ve animasyonun gücü..

http://www.youtube.com/watch?v=hxgYptNF7hc

STOKER: Koreli yönetmen Chan-Wook Park yönetiyor. Bir Oldboy etkisi yaratır mı, bilmiyorum. Nicole Kidman’lı kadrosuyla çok şey vaad eder gibi…

http://www.youtube.com/watch?v=JNpDG4WR_74 

THE ABCs of DEATH: Bu sefer bir korku kolajı geliyor.

http://www.youtube.com/watch?v=BqKeFZU0g0w

 OZ: THE GREAT AND POWERFULL: ABD aslında Sam Amca kadar Oz diyarıdır da… Sam Raimi’nin elinden çıkma bir Oz heyecanlandırıcı bir düşünce…

http://www.youtube.com/watch?v=_1NGnVLDPog 

THE CROODS: Tarih öncesinde geçen bir DreamWorks animasyonu…

http://www.youtube.com/watch?v=fzA2q-aiZYU

OBLIVION:Tom Cruise ve bilim kurgu…

http://www.youtube.com/watch?v=OpazwrV2YA0

IRON MAN 3: Demir Adam çizgi romanda kazanamadığı başarıyı sinemada sürdürmeye devam ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=1mKwAYaAZNg

THE GREAT GATSBY: Di Caprio ve Baz Luhrmann bir aradalar… Eser Amerika’nın en önemli romanlarından biri… Bakalım film ne kadar muhteşem?

http://www.youtube.com/watch?v=KV6Bkz9qXwA 

STAR TREK INTO DARKNESS: J. J. Abrams dizi işindeki iniş çıkışlarına rağmen sinemada emin adımlarla ilerlemeyi sürdürüyor. İlki iyiydi ikincisi de iyi olacaktır eminim.

http://www.youtube.com/watch?v=cvEce6sz2xM

EPIC: Miyazaki’yi çağrıştırdığı söylenen bir ABD animasyonu… Kadro Ice Age ve Rio’dan tanıdık isimlerden oluşunca neden olmasın ki diyor insan içinden?

http://www.youtube.com/watch?v=-xu3JLXfuwQ

AFTER EARTH: Shyamalan’ın her filmini ısrarla (tüm hayalkırıklıklarına rağmen) izlemeye devam edeceğimi belirtmek isterim.

http://www.youtube.com/watch?v=e2qdvELqskc

MAN OF STEEL: Superman uçar gider…

http://www.youtube.com/watch?v=KVu3gS7iJu4

WORLD WAR Z: Brad Pitt bir zombie filminde rol almışsa seyretmekten başka bir şansımız yok sanırım.

http://www.youtube.com/watch?v=HcwTxRuq-uk


KICK ASS 2: Çok başarılı bir çizgi romanın çok başarılı uyarlamasından sonra elbette ikincisi de izlenir.

http://www.youtube.com/watch?v=uls0VHm7LjA

THE LONE LONGER: Johnny Depp bir westernde…

http://www.youtube.com/watch?v=LEHHDTkEtyU

PACIFIC RIM: Guillermo del Toro yönetmen koltuğunda, Idris Elba Başrolde…

http://www.youtube.com/watch?v=2vKz7WnU83E

THE CONJURING: James Wan’ın korku filmi oldukça iyi görünüyor.

http://www.youtube.com/watch?v=0SQI16dCs58

THE WOLVERINE: Demir Pençeli X- Men üyesi tekrar beyazperdede buluyor kendini…

http://www.youtube.com/watch?v=ULKCX2Z26_A

THE SMURFS 2: Şirinler bir kez daha sinema salonlarını mavi dünyalarının ışığıyla dolduracaklar..

http://www.youtube.com/watch?v=vBWycuhsfq0

ELYSIUM: Matt Damon bir bilim kurgu ile karşımızda…

http://www.youtube.com/watch?v=ogm8AjJTpUY

2 GUNS: İzlandalı yönetmen Baltasar Kormakur başrollerinde Denzel Washington ve Mark Wahlberg olan bir aksiyon filmiyle karşımıza çıkıyor. 101 Reykjavik’den 2 Guns’a evrilen Kormakur filmografisine bir bakış önemli veriler elde etmemizi sağlayabilir. Acaba İzlanda’dan ne kadarını getirebildi Kormakur?


INSIDIOUS 2: İlk filmi beğenenlere tavsiye olunur.

http://www.youtube.com/watch?v=ytoACyikGvo

RIDDICK: Vin Diesel tekrar Riddick olamktan vazgeçmedikçe biz de izlemekten vazgeçmeyeceğiz.

http://www.youtube.com/watch?v=cQ5GjRu_uMY

RUSH: Ron Howard bir spor filmiyle geri dönüyor. Daniel Brühl başrolde yer alıyor.

http://www.youtube.com/watch?v=0peowCAPGeQ

SIN CITY A DAME TO KILL FOR: Frank Miller Roberto Rodriguez işbirliği devam ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=UCPTWa-eP-8

OLDBOY: Dikkat Spike Lee!!!

http://www.youtube.com/watch?v=ONFoLHnG6Xs

CAPTAIN PHILLIPS: Tom Hanks’in başrolünde yer aldığı film enteresan olabilir.

MALAVITA: Luc Besson, Robert de Niro, Tommy Lee Jones ve Michelle Pfeiffer aynı filmdeyse, biz onu izlemeliyiz diye düşünüyorum.


ENDER’S GAME: Bir fantastik kitap uyarlaması daha… Shannara ve Zaman Çarkı’nı da sinemada izlemek istiyoruz ey yapımcılar…

http://www.youtube.com/watch?v=gyE4pJVx88E


THOR THE DARK WORLD: Çekiç taşıyan Tanrı gene sinema salonlarını bir kez daha ziyaret edecek…

http://www.youtube.com/watch?v=soDCSvP626w

THE HUNGER GAMES:CATCHING FIRE Açlık oyunları kaldığı yerden yoluna devam ediyor.

HOBBIT: THE DESOLATION OF SMAUG: Smaug’a doğru yolculuk devam edecek.

http://www.youtube.com/watch?v=0MD8GOS2tQ4

JACK RYAN: Oyuncu – yönetmen Kenneth Branagh bir aksiyonla karşımızda…

DJANGO UNCHAINED: Bu konuda daha detaylı bir yazıya buradan bakabilirsiniz.

http://www.bakiniz.com/django-unchainedi-beklerken/ 

http://www.youtube.com/watch?v=A37n0zAd1DM


THE ZERO THEOREM: Terry Gilliam faktörü her daim sizi şaşırtmaya devam edecektir. İhmal etmeyin.

MACHETE KILLERS: Roberto Rodriguez ve Machete kaldıkları yerden eğlenmeye devam ediyorlar.

http://www.youtube.com/watch?v=-H2ZQF9bJPs

THE LOOK OF LIVE: Winterbottom’dan yeni bir şaşkınlık vesilesi…

WARA NO TATE: Takashi Miike’den yeni bir film, buralara gelir diye ummaktan başka çaremiz yok.

PORCO ROSSO 2: Hayao Miyazaki 1992 yapımı animasyonun ikincisi ile vizyonda olacak..

KAGUYAHİME NO MONOGATARİ: Isao Takahata’nın yönettiği Studio Ghibli animasyonu. Takahata’yı Hotaru Na Haka (Grave of the Fireflies) adlı şaheserinden hatırlayabilirsiniz.







6 Ocak 2013 Pazar

GÖKKUŞAĞI



Kar beklerken, gökkuşağı buldu bizi...